Trump’ın Ortadoğu / İsrail planı

Bunu iki döneme ayırmak lazım: 2020 planı ve 2025’te öne çıkan “Gaza / İsrail-Hamas” planı.

2020 “Peace to Prosperity” Planı

Trump yönetimi, 2020 yılında “Peace to Prosperity: A Vision to Improve the Lives of the Palestinian and Israeli People” adlı planı (Kuşner / ekibiyle) açıkladı. 

Öne çıkan maddeleri şunlar:

Filistin’e sınırlı bir devlet önerisi var, fakat egemenliği büyük ölçüde kısıtlı: savunma, sınırlar, dış politika gibi alanlarda İsrail kontrolünde kalacak kurumlar. 

Yerleşim birimleri (İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleri) plan içinde meşru kabul ediliyor, hatta bazı bölgelerin ilhakı beklendiği ima ediliyor. 

Kudüs meselesi: plan, Kudüs’ün tamamını İsrail’in başkenti olarak tanıma yönünde. Filistin için “Kudüs’ün kenar mahalleleri / doğu bölgeleri” gibi sınırlı yerler öneriliyor. 

Ekonomi vurgusu: çok büyük altyapı yatırımları, kalkınma projeleri, şirket / özel sektör katılımları vs. Planın ekonomik kısmı geniş hacimliydi. 

Koşullar / şartlar: Filistin tarafına çeşitli reformlar, güvenlik garantileri, terörle mücadele yükümlülükleri dayatılıyor. 

Filistin tarafı bu planı reddetti, çünkü “ön koşullara / İsrail lehine düzenlemelere çok fazla bağımlı” buldular. 

Özetle: 2020 planı, İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarını oldukça güçlü biçimde ön planda tutuyor; Filistin’e devlet hakkı veriyor ama sınırları çok sınırlı, egemenliği kısıtlı. Eleştirmenler “Filistin için tam anlamıyla bağımsız bir devlet duygusu vermiyor” dediler.

Eylül 2025 / 20 Maddelik Gaza Planı

2025’te Trump, özellikle İsrail–Hamas / Gazze odaklı bir plan açıkladı. 

Planın başlıca unsurları:

1. Acil ateşkes / geçici barış

Eğer hem İsrail hem Hamas kabul ederse, savaş duracak. İsrail’in bombardımanı / askeri harekatı donacak, hatta bazı bölgelerde çatışma hattı “donmuş” hale gelecek. 

2.Tutsak & rehin takası

72 saat içinde, kabul edilirse, rehineler serbest bırakılacak — hem yaşayan hem ölen rehineler. Karşılık olarak İsrail, Filistinli tutukluları ve Gazze’de tutulanları bırakacak. 

3.Gaza’nın silahlarından arındırılması / demilitarizasyon

Hamas’ın askeri altyapısı yok edilecek; tüneller, silah depoları vs. Kemikleşmiş militerya yapıları tasfiye edilecek. 

4.Uluslararası geçiş yönetimi / geçici yönetim

Gazze, teknokratlardan oluşan geçici bir yönetim altında olacak; “International Stabilization Force” (uluslararası istikrar gücü) devreye girecek. Trump’un “Barış Kurulu” (Board of Peace) gibi önerileri de bu geçiş süreciyle bağlantılı. 

5.İsrail askerlerinin kademeli çekilmesi

İsrail, silahlarının denetlendiği ve güvenlik sağlandığı bölgelerden kademeli çekilecek; ama bazı sınır bölgelerinde ya da tampon bölgelerde güvenlik unsurları bırakabileceği öngörülüyor. 

6.Yeniden imar & ekonomik kalkınma

Gazze’de altyapı yeniden kurulacak, büyük yardım projeleri devreye girecek. Özel sektör + uluslararası finans kaynakları kullanılacak. Özel ekonomik bölge fikri var. 

7.Filistin’in siyasî ufku / özerklik

Plan, Filistin yönetimi reformları, ulusal yapıların yeniden değerlendirilmesi gibi konuları içeriyor; uzun vadede “Filistin devletine geçiş” imkânları tartışmalı şekilde serpiştirilmiş durumda. 

8.Hamas’a af / güvenli çıkış imkânı

Silahları bırakmaya razı olan Hamas üyeleri için bazı af / koruma imkânları öne sürülüyor; isteyenlerin Gazze’yi terk etme hakkı olabilir. 

Planla birlikte Trump, Hamas’a belirli bir süre (ultimatom) verdi: kabul etmezse ciddi askeri seçenekler kullanabileceklerini söyledi. 

Bu yeni plan, 2020 planından daha “çatışma sonrası” odaklı, yani savaşan bölgeler, güvenlik, yeniden inşa üzerine çok ağırlık veriyor. 2020 planı daha genel, Filistin topraklarının statüsü ve uzun vadeli siyasi çözümlere yönelikti.

Arka Planda Ne Dönebilir?

Burada “görünmeyen güçler”, çıkar dengeleri, piyon kullanımlar falan devrede. İşte düşündüklerim:

ABD nüfuzunu pekiştirme: Bu plan Trump için büyük bir “Ortadoğu’da söz sahibi olma” fırsatı. Eğer plan başarılı olursa, ABD hem güvenlik garanti edeni hem arabulucusu hem de “yeniden inşa” patronu olarak rol oynar. Gazze’yi “yeniden modelleme” fırsatı önemli — kimden yardım gelecek, hangi lojistiklerle, hangi ülke şirketleri devreye girecek, hepsi ABD’nin tercihleriyle şekillenebilir.

İsrail’in güvenliği / kontrolü sürdürme: Trump’ın planı İsrail’in güvenlik çıkarlarını çok gözetiyor. Hamas’ın silahsızlandırılması, bölgede “terör kaynaklarının” yok edilmesi İsrail için büyük kazanım. Aynı zamanda bazı bölgelerde tampon askerî kontrol bırakma imkânı öngörülüyor. Yani İsrail tamamen çekilse bile etkisi, kontrol mekanizmaları sayesinde sürecek.

Hamas’ı zayıflatıp egzile etme / delegitimleştirme: Plan Hamas üzerindeki otoriteyi sarsmayı hedefliyor. Silahsızlanma, geçici yönetim, af teklifleri vb. araçlarla Hamas’ın siyasi gücü kırılabilir. Otoritesiz kalırsa Filistin sahnesi değişir.

Arab ülkeleri rolü / sempati kazanma: Trump bu planla Arap dünyası ile ilişkileri yeniden canlandırmak isteyebilir. Planın kabulü, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkelerle diplomatik kazanımlar açabilir. Arab devletleri yardımı, yeniden imar finansmanı, siyasi destek önemli.

Uluslararası prestij / seçim yatırımı: Trump’ın planı, ABD iç politikası açısından da bir koz. Başarı olursa “büyük barış mimarı” imajı gelir. Başarısız olursa “saçma planlarla bölgeyi daha da karıştıran bir aktör” eleştirisi.

Risk: direniş, iç çatışma, planın çökmesi: Hamas kabul etse bile alt maddenin uygulanması çok zor. Taahhütler tutulmazsa (silahsızlanma, güvenlik garantileri, yeniden inşa), yeni çatışmalar çıkar. Ayrıca Filistin halkının planı dışlanmış hissetmesi, tepki doğurabilir.

Bölgesel güç dengeleri: İran, İsrail, Suudi Arabistan gibi aktörler kendi çıkarlarına bakacaklar. İran Hamas’a destek veriyorsa, bu plan İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltmaya yönelik bir manevra olabilir. Rusya, Çin vs. dış aktörler de bölgede pozisyonlarını korumaya çalışacak.

Ekonomi / finans kaynakları kontrolü: Yeniden inşada hangi şirketler işe alacak, kim denetleyecek, kimin kredisi kullanılacak — hepsi stratejik. Yardımların şartlı olması, şirket ihaleleri, siyasi nüfuz meseleleri büyük etki yapar.

Olursa Ne Olur? Olası Senaryolar & Artı / Eksi Yanlar

Pozitif Senaryolar

Savaş durur, sivil halk rahatlar,

Gazze’de yeniden inşa başlar.

Rehineler / tutsaklar serbest kalır, aileler rahatlar.

Hamas’ın askeri gücü kırılır, barış sürecinin önü açılır.

Filistin’de istikrar ve güvenlik artar, bölgeye yatırım gelir.

Arap-İsrail normalleşmeleri hızlanır; bölgesel işbirliği artar.

Trump / ABD uluslararası arenada prestij kazanır.

Negatif Senaryolar / Zorluklar

Hamas reddeder / gereklilikleri yerine getirmez → plan çöker, savaş devam eder.

İsrail ya da bazı gruplar planın bazı maddelerini uygulamaz → güven bunalımı yaratır.

Geçici yönetim / uluslararası güçler çatışır — kim yönetecek, kim karar verecek, anlaşmazlık çıkar.

Yerel halk tepkisi / direniş — plan “dışarıdan dayatma” şeklinde algılanırsa protestolar çıkar.

Finans kaynakları yetersiz kalır → projeler yarım kalır, kalkınma sorunlu olur.

Yeni radikal unsurlar çıkar — planın boşluğu radikallerin yeniden örgütlenmesine fırsat verebilir.

Bölge devletleri / İran gibi aktörler planı baltalar — proxy savaşlar, destekleme, müdahale olabilir.

Bu plan kulağa çok görkemli geliyor — “72 saatte rehineler, barış, yeniden inşa, uluslararası güç, teknokrat yönetim” gibi maddeler. Ama ben şüpheciyim: pek çok adım sözde, uygulama kısmı hayli karmaşık.

Benim tahminim:

Başta plan biraz gerçekleşir: ateşkes, rehineler takas edilir. Bu adım kamuoyu baskısıyla zor ama yapılabilir.

Ama özellikle Gaza’nın demilitarizasyonu, geçici yönetim, Hamas’ın siyasi rolünün dışlanması gibi kısımlar büyük dirençle karşılaşır.

Eğer plan yarım kalırsa, bölgede daha fazla karışıklık çıkar, halkın güveni daha da düşer.

En büyük belirleyici: uluslararası aktörlerin (Arap ülkeleri, İran, BM, AB) desteği. Trump tek başına yapamaz işi.

Bu plan başarılı olursa, Trump’ın “Ortadoğu’nun arabulucusu” olarak dönmesi büyük bir zafer olur. Başarısız olursa, “hayal kırıcılığı” ve “ABD’nin bölgeyi kontrol etme hırsı” şeklinde eleştirilir.

İsrail Ürünleri, Vaadedilmiş Toprakların Harcıdır

Türkiye’de son dönemde bazı markalara karşı başlatılan “boykot” tartışmaları küçümsenecek bir mesele değil. Çünkü mesele sadece bir kola, bir cips ya da bir telefon markasından ibaret değil. Mesele, bizim düşmanımız olan bir zihniyete para kazandırıp kazandırmadığımızdır.

Bugün İsrail menşeli ürünleri almak, sadece bir tüketim tercihi değil; onların savunma sanayisine destek vermek demektir. Çünkü bu şirketlerin elde ettiği kârlar doğrudan kendi devletlerine, oradan da silah, mühimmat ve füze üretimine akıyor. Yani senin cebinden çıkan her kuruş, bir gün karşına dikilecek bir kurşuna, bir uçağa, bir drone’a dönüşüyor.

“Bir şey olmaz” Mantığı Yanlış

Sokaktaki birçok insan, “Ben almazsam başkası alır, ne fark eder?” diyor. İşte en büyük yanılgı burada. Düşmanına en küçük katkı bile aslında gelecekte kendi toprağında, kendi çocuklarının güvenliğinde büyük bir kayıp olarak geri döner. Bugün aldığın bir şampuan, bir çikolata ya da bir elektronik cihaz, yarın sınırlarımızı tehdit eden bir roketin parçası olabilir.

Boykot Bir Tepki Değil, Bir Duruştur

Bu mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve milli bir duruştur. Düşmanını güçlendirmek yerine, kendi yerli markanı tercih etmek, kendi üreticini desteklemek, kendi ülkenin savunmasına katkı sağlamaktır. İsrail ürünleriyle kurulan her ticari bağ, yarın bizim karşı karşıya geleceğimiz tehdidin finansmanıdır.

Gelecek Kaçınılmaz

Unutmayalım: Tarih boyunca düşmanlarımızla bir gün mutlaka yüz yüze geldik. Bu coğrafya, dostlukların değil çıkarların konuştuğu bir coğrafyadır. Bugün bize tebessüm edenlerin yarın nasıl silaha sarıldığını defalarca gördük. Dolayısıyla mesele sadece “boykot” değil, yarınki savaşın finansmanına ortak olup olmadığımız meselesidir.

Bu mesele sadece bugünün ticaret alışkanlıkları değil; yarının vatan meselesidir. İsrail’in hayalini kurduğu şey sadece bir ürün satmak değil, “vaadedilmiş topraklar” dedikleri haritayı gerçeğe çevirmektir. Onların hedefi Fırat’tan Nil’e kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ele geçirmek. O coğrafyanın içinde de Türkiye’nin toprağı, Anadolu’nun kalbi var. Biz onların ürünlerini aldıkça, aslında o hayale taş üstüne taş koyuyoruz. Yani mesele açık: Ya kendi ülkemizi güçlendiririz, ya da düşmanımızın haritasında kendi vatanımızı kaybederiz.

Kendi düşmanımızı beslemeyi bırakmadıkça, ne ekonomide, ne siyasette, ne de güvenlikte güçlü olamayız. Onların markalarına vereceğimiz her kuruş, bizim geleceğimizden çalınmış bir güvenliktir.

Kısacası: Kendi düşmanına para kazandırmak, kendi toprağına ihanet etmektir.

Popülizmin Bedeli:Ekonomi

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, yıllardır ekonomide akılla değil kulakla hareket edilmesidir. Kitleler “hemen zam”, “hemen kadro”, “erken emeklilik” diye bağırdığında, iktidar bazen bu baskılara boyun eğdi. Oysa iktidarın görevi, günü kurtarmak değil, geleceği kurmaktır. Evet, AK Parti bazı noktalarda halkın baskısına ve popülist taleplere boyun eğdi. Ama bu taleplerin kaynağına bakıldığında, asıl fitili ateşleyenlerin CHP ve muhalif sol kesim olduğu apaçık ortada.

Yıllardır CHP’nin siyasette üretebildiği tek şey popülizm oldu.

Erken emeklilik olsun” dediler, iktidar da sosyal güvenlik sistemine ağır yük bindiren kararlara zorlandı.

“Faiz insin, faiz sebep” diye yıllarca bağırdılar, düşük faiz politikalarıyla enflasyon ateşi harlandı.

Kamuya daha fazla kadro” diye dayattılar, bütçe şişti, verimlilik dibe vurdu.

Asgari ücrete sürekli zam” diye ısrar ettiler, enflasyonu daha da azdırdılar.

CHP hiçbir zaman gerçekçi bir program ortaya koymadı, sadece günü kurtaracak vaatlerle kitleleri kışkırttı. AK Parti de milletin hoşnutsuzluğunu dindirmek adına bu taleplere kulak verince, faturası bütün ülkeye çıktı.Bugün çıkıp da “ekonomi bu hale geldi” diye bağıran aynı muhalefet.

Gerçek şudur: CHP hiçbir zaman çözüm üretemedi, bundan sonra da üretemez. Çünkü onların zihniyeti popülizmden başka bir şey bilmez. Halkın kulağına hoş gelen ama ülkenin geleceğini tüketen vaatlerle siyaset yapmayı marifet sayarlar. Muhalefet olmayı bile beceremediler.

Türkiye’nin yeniden güçlü bir istikrar rotasına girmesi için gereken, kısa vadeli taleplere değil uzun vadeli akla yaslanmaktır. İktidar, milletin anlık heveslerine göre değil, ülkenin geleceğine göre karar vermelidir.AK Parti kulaklarını kapatmalıydı, popülizme yenik düşmemeliydi.

Batı’ya giden herkes, bu milleti sırtından hançerliyor.

Türkiye, yıllardır yükseköğretim alanında büyük bir fedakârlık yapıyor. Özellikle tıp fakülteleri, diş hekimliği, eczacılık ve hemşirelik gibi alanlarda devlet üniversiteleri üzerinden verilen eğitim, bütçeden milyarlarca lira harcanarak karşılanıyor. Bir öğrencinin bebeklikten doktor olarak mezun olmasına kadar olan toplam maliyeti yaklaşık 300.000 Euro’yu buluyor. Bu maliyet, vergi veren Türk milletinin sırtından karşılanıyor. Ancak tabloya bakıyoruz: Devletin imkânlarıyla yetişmiş binlerce doktor, mezuniyet sonrası Türkiye’ye hizmet etmeden Almanya, Amerika, İtalya gibi ülkelere göç ediyor.

Sonuç ne oluyor?

Türkiye, kendi kaynaklarını tüketiyor, milletin parasıyla yetiştirdiği değerleri başka ülkelere hediye ediyor. Almanya ve Amerika gibi ülkeler, hazır, yetişmiş doktoru sıfır maliyetle kendi sağlık sistemine katıyor. Böylece bizim gençlerimiz ülkeye hizmet etmeden başka ülkelerin kalkınmasına ufak da olsa katkı sağlamış oluyor. Bu durum hem adaletsiz hem de stratejik bir kayıp.

Mesele Sadece “Beyin Göçü” Değil, Milli Birlik Meselesi

Beyin göçünü sadece bireysel tercih olarak görmek büyük hata olur. Çünkü bu olay, aslında milli kaynakların başka devletlere transfer edilmesi demektir. Vergisini ödeyen işçiden memura, çiftçiden esnafa kadar her Türk vatandaşının cebinden çıkan paralar, başka ülkelerin sağlık sistemine çalışmış oluyor. Bu, iktisadi bağımsızlık açısından da riskli bir tablo.

Çözüm Önerisi: “Tazminat Yasası”

Devlet bu konuda adım atmalı. Nasıl ki bir öğrenci KYK kredisi aldıysa mezuniyet sonrası ödeme zorunluluğu varsa, aynı mantık tıp fakültesi gibi devlet üniversitelerinden mezun olanlarda da geçerli olmalı. Önerim:

Yasal Takip Mekanizması

Devlet üniversitelerinden tıp, diş hekimliği, eczacılık gibi alanlarda mezun olan öğrenciler, mezuniyet sonrası en az 5 yıl Türkiye’de kamuya hizmet etmek zorunda olmalı.

Tazminat Şartı

Eğer bu yükümlülüğü yerine getirmeden yurtdışına çıkmak isterlerse, devlete bir tazminat ödemek zorunda kalmalı. Bu tazminat, eğitim maliyetinin hesaplanmış bir bedeli olabilir (örneğin 300.000 Euro değil, makul bir oran: 100.000 – 150.000 Euro).

Vadeli Ödeme Kolaylığı

Bu ödeme tek seferde değil, vadeye bölünerek yapılabilir. Böylece kişi yurtdışında çalışmaya başlasa bile Türkiye’ye karşı borcunu öder.

Sosyal Güvenlik Bağı

Yurtdışında çalışan bu kişilerin, Türkiye’de sigorta ve sosyal güvenlik sistemine kayıtlı olmaları sağlanabilir. Böylece takip kolaylaşır.

Türkiye’nin öz kaynağı olan gençleri, başka ülkelerin ekonomisine ücretsiz ihraç etmesine izin veremeyiz. Devletimizin yaptığı yatırımın karşılığını ya hizmetle ya da tazminatla alması gerekir. Aksi halde Türkiye sürekli kaybeden, Batı ise kazanan taraf olur.

Unutmayalım: Bu mesele sadece bir eğitim meselesi değil, bir milli çıkar meselesidir. AK Parti hükümetinin yıllardır savunduğu “yerli ve milli duruş” tam da burada devreye girmeli. Türk milletinin alın teriyle yetişmiş her doktor, her mühendis, ya bu millete hizmet etmeli ya da hakkını devlete ödemelidir.

Milletimizin alın teriyle yetişmiş doktorun başka ülkelere bedavaya gitmesi, aslında modern bir sömürü düzenidir. Batı ülkeleri, bizim vergimizle yetişmiş insanları sıfır maliyetle alıyor. Biz kaynağımızı tüketiyoruz, onlar refahını büyütüyor. İşte buna göz yumulamaz.

Modern Sömürgecilik

Eskiden Batı, Afrika’dan köle taşırdı. Bugün ise Türkiye’den “bedava doktor” ve “bedava mühendis” taşır hale geldi. Fark şu: Bu sefer zincir yok, ama gönüllü sömürgeleştirme var. Türk milletine borcunu ödemeden Batı’ya hizmet edenler, farkında olsun ya da olmasın, aslında Batı’nın modern işbirlikçileri oluyor.

Jeff Bezos’un Blue Origin Vizyonu

yüzyılın en büyük rekabet alanı artık sadece yeryüzünde değil, aynı zamanda gökyüzünün ötesinde yaşanıyor. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Blue Origin aracılığıyla insanlığın uzay vizyonunu ticari ve teknolojik boyutta yeniden tanımlıyor. Bezos’un son açıklamaları, Ay’ı sadece keşfedilecek bir gezegen değil, aynı zamanda Dünya’yı besleyecek bir enerji ve lojistik merkezi olarak konumlandırıyor.

Hidrojen ve Ay’ın Rolü

Bezos’un üzerinde durduğu temel noktalardan biri, hidrojenin uzayda depolanabilir hale getirilmesi. Hidrojen, roketler için en verimli yakıtlardan biri olarak biliniyor. Dünya’dan sürekli yakıt taşımak maliyetli ve sürdürülemez. Bu yüzden Ay, doğal bir yakıt deposu ve fırlatma üssü olarak planlanıyor. Ay yüzeyindeki regolitin işlenerek güneş panelleri üretilmesi ise, yerinde üretim (in-situ resource utilization) konseptinin en somut adımlarından biri.

Enerji ve Veri Merkezleri

Bezos’un vizyonunda 10–20 yıl içinde uzayda gigawatt ölçeğinde veri merkezleri kurulacak. Bu veri merkezleri, 7/24 kesintisiz güneş enerjisiyle çalıştırılacak. Dünya’da geceler ve hava koşulları nedeniyle kesintiye uğrayan güneş enerjisi, uzayda çok daha verimli ve sürekli kullanılabilecek. Bu sayede, Dünya’daki enerji maliyetlerinden daha ucuz bir alternatif doğacak.

Stratejik Etkiler

Ekonomik: Uzay tabanlı enerji ve veri merkezleri, milyar dolarlık yeni endüstriler yaratacak.

Jeopolitik: Ay’ın yakıt ve enerji merkezi olması, onu kontrol eden ülkelere stratejik üstünlük sağlayacak.

Çevresel: Dünya’daki karbon emisyonlarını azaltmak için temiz ve kesintisiz enerji sağlanacak.

Toplumsal: Uzay teknolojilerinin yaygınlaşması, Dünya’daki yaşam kalitesini artıracak.

Jeff Bezos’un vizyonu, “uzay, Dünya’yı iyileştirecek” fikrini temel alıyor. Bu, sadece bir girişimcinin hayali değil; insanlığın enerji ve kaynak krizlerine karşı bir yol haritası niteliğinde. Önümüzdeki 20 yıl, Ay’ın artık romantik bir sembol değil, Dünya’nın sürdürülebilirliği için stratejik bir anahtar haline geldiği yıllar olacak.

YORUM

Jeff Bezos’un Ay vizyonu ile Elon Musk’ın Mars hedefi aslında aynı çağın farklı yüzleridir. Musk, insanlığın yeni bir ev bulması gerektiğini savunuyor; Mars’ta koloni kurma hayali bunun simgesi. Bezos ise Dünya’yı terk etmeden, Ay’ı bir enerji ve lojistik merkezi haline getirip buradan gezegenimizi beslemeyi planlıyor.

İkisinin de yaklaşımı güçlü: Musk daha romantik, insanlık hikâyesi üzerinden gidiyor; Bezos daha pragmatik, ekonomi ve enerji altyapısı üzerinden ilerliyor. Birinin gözünde Mars insanlığın geleceği, diğerinin gözünde Ay insanlığın kaynağı.

Bugün bu rekabet, sadece iki milyarderin kapışması değil; gelecekte hangi vizyonun galip geleceğini göreceğiz. Belki de insanlığın kaderini tek bir yol değil, bu iki farklı rota birlikte belirleyecek: Mars kolonileriyle uzun vadeli bir gelecek, Ay üsleriyle Dünya’ya kısa vadeli bir nefes.

Lakin bu projede ipleri tamamen ellerine vermemek gerekiyor çünkü bunun altında yatan strateji, enerji üretimi ve veri merkezleri üzerinden 21. yüzyılın yeni hegemonya savaşını başlatmakta olabilir. Kim Ay’da üretilen enerjiyi kontrol ederse, Dünya’daki enerji fiyatlarını da, bilgi akışını da belirleyecek.

Türkiye’nin “Çelik Kubbesi”: Yerli Gücün Zirvesi

Türkiye, savunma sanayisinde artık sadece izleyen değil; seyri, kuralları hatta normları belirleyen bir oyuncu hâline geldi. Daha dün “yapılsa ne olurdu?” diye tartışılan sistemlerden biri bugün sahnede parlıyor: Çelik Kubbe. Bu yazıda, Çelik Kubbe’nin ne kadar eşsiz olduğunu ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde nasıl yerli ve milli bir zafere dönüştüğünü seninle konuşalım.

1. Çelik Kubbe nedir, neden önemli?

Katmanlı hava savunma mimarisi: Düşünsene, alçaktan gelen tehditten balistik füzelere kadar çeşitlenen tehlikelere karşı tek bir sisteme değil; birbirine bağlı, farklı irtifa ve menzillerde çalışan savunma katmanlarına sahip bir koruma hattı kuruyorsun. Türkiye bu fikri Çelik Kubbe ile gerçeğe dönüştürüyor.  Yerellik ve bağımsızlık: Roketsan, Aselsan gibi milli savunma şirketlerimiz; radar sisteminden füzeye kadar “burada, kendi toprağımızda” üretiyor. Yabancıya mahkûm değiliz; kendi savunmamızı biz kuruyoruz.  Teknolojik üstünlük + seri üretim kabiliyeti: Prototipten öte, bugünkü Çelik Kubbe, hazır hatlarında seri üretime uygun. Bu, savaş zamanında ya da kriz anında hayat kurtaran bir özellik. 

2. Recep Tayyip Erdoğan’ın rolü ve devlet vizyonu

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, savunma sanayiine stratejik vizyon yükledi. Yıllar önce başlayan milli savunma yatırımları, bugünkü Çelik Kubbe gibi somut projelere dönüştü. Erdoğan’ın “yerli üretim” yönündeki ısrarı ve “dışa bağımlılıktan kurtulma” stratejisi, bu başarının temelindeki itici güçler.

Özellikle:

Valilikler, üniversiteler, özel sektör ile kurulan ortaklıklarla teknoloji birikimi oluşturuldu. Ar-Ge’ye ayrılan kaynak arttı; mühendislerimizin, teknisyenlerimizin önü açıldı. Savunma sanayisinde sadece “ithal-al-sat” modeli değil; “tasarla-üret-kurtar” modeli benimsendi.

Bu sayede Çelik Kubbe, sadece teknik bir proje olmaktan öte, milli iradenin, yerli emeğin ve vizyon sahibi yönetimin simgesi hâline geldi.

3. Etkileri ve gelecek perspektifleri

Çelik Kubbe’nin sadece bugünü güvence altına alma etkisi yok; geleceğe dair ciddi mesajlar içeriyor:

Askerî caydırıcılık: Türkiye’nin hava sahasını ve stratejik bölgelerini korumada daha güçlü hâle gelmesi, dış müdahalelere ya da provokatif girişimlere karşı caydırıcı güç demek. Savunma sanayii ihracatı: Yerli sistemler geliştikçe, uluslararası pazarda Türkiye ürünlerine talep artacak. Çelik Kubbe gibi projeler, “Made in Türkiye savunma teknolojisi” markasını daha da yükseltecek. Teknolojik dönüşüm ve iş gücü: Yakın zamanda hipersonik yetenekli “Tayfun Blok 4” gibi projeler de gündemde. Bu, teknolojik sıçrama demek; genç mühendislerimiz, teknikerlerimiz için yeni sınırlar, yeni meydan okumalar anlamına geliyor.  

4. Neden hepimiz bundan gurur duymalıyız?

Sen, ben, senin çevrendeki herkes Çelik Kubbe ile gurur duyabilir. Çünkü bu proje sadece savunmayla alakalı değil; millî bir meselenin, bağımsızlık hayalinin, “kendi toprağında kendi sistemini kurabilmek” arzusunun somut karşılığı.

Erdoğan liderliğinde Türkiye, artık “alan dışı” rollerden sıyrılıyor. Savunma sanayisinde “alıcı” değil, “tasarlayan”, “üreten”, “ihraç eden” ülke konumuna yükseliyor. Bu dönüşüm, sadece askeri güç değil; prestij, özgüven ve uluslararası dengelerde söz sahibi olma kabiliyeti demek.

Çelik Kubbe, bir savunma projesi olmanın çok ötesinde. Yerli mühendisliğimizin, Türkiye’nin savunma vizyonunun, liderlik iradesinin eseri. Recep Tayyip Erdoğan’ın stratejik öngörüsü sayesinde, artık dışarıya bağımlı değildir; kendi göğü, kendi radarları ve kendi füzeleriyle kendini koruyabilen bir ülke konumundayız.

“Güç bende değilse, gölgemdeki rüzgârı bile kontrol edemem” demiş gibi Erdoğan, Türkiye’yi kendi kubbesi altında bir güç merkezi olarak konumlandırdı. Ve bu kubbe, çelikten ama aslında bizden, milletimizden.

“Fatih’in Emaneti, Recep Tayyip Erdoğan’ın İradesiyle Ayağa Kalktı”

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in ilk yaptığı işlerden biri, fethedilen şehrin sembolü olan en büyük yapıyı – yani Ayasofya’yı – ziyaret etmek oldu. Ayasofya’nın kubbesi altına geçip yere secde etti. Bu, hem fiziksel hem de sembolik anlamda, şehrin artık kime ait olduğunu tüm dünyaya ilan eden bir adımdı. O an yalnızca bir şehri değil, bir çağı fethetmişti.

İslam hukukuna göre fethedilen bir şehirdeki en büyük ibadethane, fetheden komutanın tasarrufundadır. Bu hem bir egemenlik ilanıdır, hem de dini anlamda o şehrin yeni kimliğini sembolize eder. İstanbul’daki en büyük ibadethane Ayasofya idi. Fatih, bu yapıyı şahsi malı olarak vakfetti ve kıyamete kadar cami kalmasını şart koştu. Vakfiyede şu sert uyarı yer aldı:

“Kim bu vakfı değiştirirse, Allah’ın, meleklerin ve tüm müminlerin laneti onun üzerine olsun.”

1934’te alınan müze kararı, sadece bir idari değişiklik değil, aynı zamanda bir vakıf hakkının ve fetih iradesinin gaspıydı.

86 yıl süren bu sessizlik, milletin kalbinde hep bir yara olarak kaldı. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, yıllarca bu meselenin üstüne gitti. Miting meydanlarında halkın önüne çıkıp,

“Zincirler kırılacak, Ayasofya özgürleşecek!” sözleriyle halkın gönlünde Ayasofya ateşini diri tuttu.

10 Temmuz 2020’de Danıştay, 1934 tarihli kararı iptal etti. Aynı gün Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ayasofya’nın cami statüsü resmen geri geldi. 24 Temmuz’da Cuma namazıyla birlikte Ayasofya’da yeniden ezan okundu. Erdoğan bizzat Kur’an tilavetiyle açılışı yaptı. Bu sadece bir açılış değil, adeta tarihi tersine çeviren bir dirilişti.

Bu karar sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin uyanışıydı. Cumhurbaşkanımızın dediği gibi:

“Ayasofya’nın dirilişi, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğe kavuşmasının da habercisidir.”

Ayasofya’nın açılması, Batı’ya bir mesajdı: Bu millet artık öz benliğine dönmüştür. Ayasofya, bir siyasi karardan öte, bir egemenlik meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti, bağımsız ve hür bir devlettir; kimseye hesap vererek değil, milletinden aldığı güçle karar alır.

Benim için Ayasofya’nın yeniden açılması, sadece bir caminin kapılarının açılması değil; bir milletin öz benliğine dönüşüdür. Fatih Sultan Mehmet’in emanetine sahip çıkmak, sadece tarihe değil, dava şuuruna da sadakattir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bu adımıyla, milletin yüreğinde yıllardır kor gibi yanan bir hasreti dindirmiştir. Bugün Ayasofya’da yükselen ezan sesi, yalnızca İstanbul semalarını değil, ümmetin yüreğini de titretiyor. Bu adımı sadece siyasi değil, tarihi, manevi ve kutlu bir duruş olarak görüyorum. Allah bu yolda yürüyenlerden razı olsun.

Yazan: KAAN ENES DÜŞÜN

Tarih: 29 Temmuz 2025

Kaynaklar:

T.C. Cumhurbaşkanlığı Resmi Web Sitesi – Ayasofya Açılış Konuşması (24 Temmuz 2020) https://www.tccb.gov.tr

Danıştay 10. Daire Kararı – 2020/2596 https://www.danistay.gov.tr

Resmi Gazete – Ayasofya’nın Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İbadete Açılması https://www.resmigazete.gov.tr

TRT Haber – Erdoğan’ın Ayasofya Üzerine Sözleri ve Konuşmaları https://www.trthaber.com

Vakıflar Genel Müdürlüğü – Fatih Sultan Mehmet Vakfiyesi Orijinal Metni

İslam Fıkhı Külliyatı – Diyanet Yayınları (Fethedilen yerlerde ibadethane tasarrufu)

Dış Politikada Yeni Doktrin: “Sahada Yoksan Masada Yoksun”

Artık sadece diplomatik bildiri yayınlayan bir Türkiye yok. Sahada aktif, gerektiğinde operasyon yapabilen, gerektiğinde üs kurabilen bir Türkiye var.

Suriye’de sınır ötesi operasyonlar: Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı… Tüm bu harekâtlarla sınır güvenliği sağlandı, terör koridoru engellendi.

Libya’da meşru hükümete destek verildi. Hafter’in Trablus’u düşürmesi engellendi.

Azerbaycan’a verilen SİHA desteği sayesinde Karabağ 30 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu.

Doğu Akdeniz’de NAVTEX ilanları, sondaj gemileri ve donanma eşliğinde enerji arama faaliyetleriyle Yunanistan’a ve AB’ye karşı dik duruldu.

Suriye Türkiye İçin Neden Bu Kadar Kritik?

Terörle Mücadele: PKK/YPG uzantılarının Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği terör devleti doğrudan Türkiye’ye tehdittir. Buna izin veremeyiz.

Mülteci Meselesi: 3.6 milyon Suriyeli Türkiye’de yaşıyor. Bu işin çözümü Suriye’de istikrar sağlanmadan mümkün değil.

Tarihsel Bağlar: Halep, Hama, Lazkiye… Osmanlı’nın eski şehirleri. Türkiye’nin bu coğrafyada tarihsel ve kültürel bağları var.

Ortadoğu’da Olan Bitene Sessiz Kalamayız

Ortadoğu, dünyanın en karışık ama en stratejik bölgelerinden biri. Türkiye burada hem etnik, hem mezhepsel, hem tarihsel nedenlerle doğrudan taraf. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, Suriye’deki iç savaş, İran’ın bölgedeki nüfuzu, ABD’nin askeri varlığı, Körfez’deki enerji oyunları… Hepsi Türkiye’yi doğrudan etkiliyor.

Türkiye Neden Savunma Sanayiinde Güçlenmek Zorunda?

Coğrafya kaderdir. Türkiye, üç kıtanın kavşağında, enerji yollarının ortasında, kriz bölgelerinin tam kalbinde bulunuyor. Bu jeopolitik gerçek, “bağımsız savunma” meselesini bir tercih değil, zorunluluk haline getiriyor. Çünkü her kriz, her savaş, her ittifak değişikliği Türkiye’nin güvenliğini doğrudan etkiliyor.

Savunma sanayii, sadece bir ülkenin ordusunu güçlendirmekle kalmaz; aynı zamanda ekonomik kalkınmanın, diplomatik gücün ve stratejik caydırıcılığın temel direğidir. Başkasının silahına, radarına, yazılımına muhtaç olan bir devlet, savaşta değil barışta bile bağımsız değildir.

Türkiye Neler Yaptı? Nereye Geldik?

Eskiden iğneden ipliğe dışa bağımlı olan savunma sistemimiz, son 20 yılda adeta çağ atladı. “Made in Turkey” etiketi artık sadece tişörtte değil, İHA’larda, SİHA’larda, zırhlı araçlarda ve akıllı mühimmatlarda da okunuyor.

Bazı kilit başlıklar:

Bayraktar TB2 & Akıncı SİHA: Savaşın kurallarını değiştiren oyun bozucular. Libya’da, Karabağ’da ve Ukrayna’da fark yarattılar.

Altay Tankı: Kendi ana muharebe tankımız artık üretim bandında.

Hisar Hava Savunma Sistemleri: Kendi hava savunmamızı kuruyoruz; Patriot’a ya da S-400’e mahkûm değiliz.

Milli Muharip Uçak KAAN: Test uçuşunu yaptı, jet motorlu, 5. nesil. Bu seviye dünyada sadece 5-6 ülkede var.

MİLGEM, TCG Anadolu: Mavi Vatan doktrinimizin bel kemiği. Kendi savaş gemimizi, helikopter gemimizi inşa ettik.

Ve en önemlisi: Tüm bu sistemlerin büyük çoğunluğu yerli yazılım ve milli mühendislik ürünü.

Peki Hükümetin Rolü Ne? Neler Yapıyor?

Recep Tayyip Erdoğan, savunma sanayiine stratejik öncelik veren liderlerden biri olarak öne çıkıyor. ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN gibi kurumların güçlendirilmesi, TÜBİTAK’ın askeri Ar-Ge’ye yöneltilmesi onun döneminde hız kazandı. Savunma Sanayii Başkanlığı doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlanarak işin ciddiyeti tescillendi.

Eleştirilecek yönleri olabilir ama şurası net: Erdoğan döneminde Türkiye ilk defa kendi silahını kendi yapan, kendi uçağını uçuran, sahada oyun kuran bir aktöre dönüştü.

Savunma sanayiindeki atılım sadece savaş için değil, barış için de gereklidir. Güçlü Türkiye demek, mazlumlar için umut, düşman için caydırıcı, bölge için istikrar demektir.

Yazan:Kaan Enes Düşün

Tarih: 25 Temmuz 2025

Kaynaklar:

Savunma Sanayii Başkanlığı – Proje bilgileri ve yerli üretim oranları → www.ssb.gov.tr

Baykar Teknoloji – TB2, Akıncı teknik verileri ve ihracat → www.baykartech.com

T.C. Millî Savunma Bakanlığı – Askerî operasyon açıklamaları (Suriye, Libya vs.) → www.msb.gov.tr

TUSAŞ (KAAN Projesi) – Milli Muharip Uçak bilgileri → www.tusas.com

Dışişleri Bakanlığı & Cumhurbaşkanlığı Açıklamaları – İsrail-Filistin politikası, dış ilişkiler → www.mfa.gov.trwww.tccb.gov.tr

SETA & ORSAM Raporları – Ortadoğu, Suriye ve dış politika analizleri → www.setav.orgwww.orsam.org.tr

“AKP Gitsin, Ekonomi Düzelir” Söyleminin Gerçeklikle İmtihanı

Ekonomi yönetimi, umut ve temennilerle değil, plan ve icraatla yürütülür. Son yıllarda kamuoyunda sıkça dile getirilen “AKP gitsin, CHP gelsin ekonomi düzelir” söylemi, bu temel ilkeyi göz ardı ediyor. Oysa siyasi tercihler; duygularla değil, veriyle, programla ve vizyonla yapılmalı. Bu yazıda muhalefetin sunduğu önerileri mevcut ekonomi politikalarıyla kıyaslayarak somut bir değerlendirme yapacağız.

1. CHP’nin Vaatleri Neden Soyut Kalıyor?

CHP’nin 2023 seçimleri öncesinde açıkladığı “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”, 9 ana başlık ve 2.300 maddeden oluşan geniş bir metin. Ancak detaylara inildiğinde ekonomiye dair maddelerin çoğu, ne yazık ki ölçülebilir değil.

Metinde geçen bazı vaatler şunlar:

“Üretim ekonomisine geçilecek.”

“KOBİ’ler desteklenecek.”

“Çiftçi kalkındırılacak.”

“Yoksullukla mücadele edilecek.”

“Yatırımlar teşvik edilecek.”

Bu cümlelerin ortak özelliği: Uygulama yöntemi, bütçe planı, zaman takvimi ve sorumlu kurumlar hakkında netlik içermemesi. Gerçekçi bir ekonomi politikası ise bu 4 temel soruya cevap vermek zorundadır:

Ne yapılacak? Nasıl yapılacak? Ne zaman yapılacak? Kim yapacak?

2. Tarım Politikaları: Söylem ve Gerçek Arasındaki Uçurum

CHP’nin vaadi:

“Çiftçiye yeniden destek verilecek, girdi maliyetleri düşürülecek.”

AKP’nin uygulaması:

2023 yılında çiftçilere 62 milyar TL tarımsal destek sağlandı.

2024 için bu destek miktarı 91,6 milyar TL olarak açıklandı.

Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla sıfır ve düşük faizli kredi sistemleri uygulanıyor.

1,3 milyon çiftçiye doğrudan mazot ve gübre desteği verildi.

Türkiye, Avrupa Birliği dahil olmak üzere tarımsal üretimde 1. sırada yer alıyor (FAO verisi, 2023).

Analiz:

CHP’nin sunduğu vaatler, halihazırda yürütülen politikaların genel bir tekrarından öteye geçmiyor. Mevcut uygulamaların üzerine nasıl bir yeni model ekleneceği ise belirsiz.

3. Sanayi ve Yatırım Gerçekleri

CHP’nin vaadi:

“Yatırım ortamı iyileştirilecek, sanayi kalkındırılacak.”

AKP’nin uygulamaları:

Son 5 yılda Türkiye’ye toplam 51 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu.

Organize sanayi bölgelerinde 2023’te 250’den fazla yeni fabrika açıldı.

Savunma sanayiinde 2002’de 62 olan proje sayısı, 2023 itibariyle 850’yi aştı.

Yerli otomobil TOGG, insansız hava araçları (Bayraktar TB2, Akıncı), TUSAŞ, Roketsan gibi kurumlar sadece sembolik değil, ciddi Ar-Ge ve ihracat değeri yaratan yatırımlar.

Analiz:

CHP’nin sanayi ve yatırım vaadi söylem düzeyinde kalıyor. Yeni teşvik modeli, teknoloji politikası, yatırımcının güvenini kazanacak yapısal reform önerileri net değil.

4. Uluslararası Güven: CDS Verileri Ne Diyor?

Ekonomik güvenin en önemli göstergelerinden biri CDS (Credit Default Swap) yani ülke risk primidir. CHP’nin iktidara geleceği söylentilerinin güçlendiği dönemlerde Türkiye’nin CDS oranlarında artış görülmüştür. Bu, yabancı yatırımcıların CHP’nin ekonomi politikalarını net bulmadığı anlamına gelir.

Özetle; yatırımcı için sadece “mevcut iktidar gitsin” demek yetmiyor. Yerine gelenin de öngörülebilir ve kurumsal bir plan sunması gerekiyor. Bu plan görünmediği sürece belirsizlik riski yatırımcıyı kaçırır.

5. Sonuç: Plan Yoksa, Para da Yok

Ekonomi; söylemle değil, eylemle yönetilir. Bugün muhalefet partilerinin temel ekonomik vaatleri hem soyut, hem de mevcut hükümet politikalarının tekrarı niteliğinde. Ancak eleştiriyle gelenin, daha iyi bir alternatif sunması gerekir.

Eğer alternatifin elinde net bir program, kadro ve bütçe planlaması yoksa; iktidar değişikliği yalnızca isim değişikliğinden ibaret kalır. Seçmen için asıl olan; ekonomik istikrar, yatırım ortamı ve satın alma gücüdür. Bu değerler yalnızca “kim gitmeli” değil, “kim ne yapacak” sorusuyla korunur.

Erdoğan ise kriz çözen, yatırım getiren, eser üreten bir liderdir.IMF borcunu sıfırladı, savunma sanayini ayağa kaldırdı, TOGG’u yola çıkardı.Yolları, köprüleri, şehir hastanelerini lafla değil icraatla yaptı.Dış politikada dik durdu, içeride istikrarı sağladı.Ekonomi yönetimi tecrübe ister; o tecrübe bugün sadece Erdoğan’da var.

Yazan: Kaan Enes Düşün

Tarih: 25 Temmuz 2025

Kaynaklar:

TÜİK,

Tarım ve Orman Bakanlığı verileri

T.C. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi raporları

CHP Ortak Politikalar Mutabakat Metni (2023)

FAO tarım üretim verileri

Bloomberg, TradingEconomics

CDS analizleri